Musibetler.
Dünya hayatına dalıp gaflet içinde yaşamaya devam ederken hepimizin başına gelen imtihanlar, musibetler var. O kadar dalmışız, o kadar unutmuşuz ki esas gayemizi, dünyayı Cennet sanıp durmadan daha fazla, daha fazla için çalışırken başımıza gelen musibetlerin bile hikmetini anlayamaz , nefsani, hayvani (hatta daha kötü) yaşantımıza devam eder olmuşuz. O kadar nimet içindeyiz ki, nimetlerin farkına bile varmaz olmuşuz. "Zaten böyle de olmalı" gibi bir hava oluşmuş galiba. Gelin durumumuzun rezilliğini bir az inceleyelim: Havadan asılı durumda, çok hızlı bir şekilde dönerken sabitce üzerinde durduğumuz yeryüzü. Titremeden, dönüşünü bile hissetmeden üzerinde işlerimizi yapıyor, hatta bazen haddimizi aşarak bu lutfu bize verenin razı olmadığı işlere de kalkışıyoruz. Oysa bazen, nadiren titriyor o yer yüzü. Bazen hasarsız, ya da küçük çapda hasarlar oluyor. Bazen evler uçuyor. Şehirler harabe kalıyor. İnsanlar ölüyor. Değilmiş demek ki. Zorunlu değilmiş. Üzerinde durduğumuz, ...