Musibetler.

 Dünya hayatına dalıp gaflet içinde yaşamaya devam ederken hepimizin başına gelen imtihanlar, musibetler var. O kadar dalmışız, o kadar unutmuşuz ki esas gayemizi, dünyayı Cennet sanıp durmadan daha fazla, daha fazla için çalışırken başımıza gelen musibetlerin bile hikmetini anlayamaz , nefsani, hayvani (hatta daha kötü) yaşantımıza devam eder olmuşuz. O kadar nimet içindeyiz ki, nimetlerin farkına bile varmaz olmuşuz. "Zaten böyle de olmalı" gibi bir hava oluşmuş galiba. Gelin durumumuzun rezilliğini bir az inceleyelim:

  Havadan asılı durumda, çok hızlı bir şekilde dönerken sabitce üzerinde durduğumuz yeryüzü. Titremeden, dönüşünü bile hissetmeden üzerinde işlerimizi yapıyor, hatta bazen haddimizi aşarak bu lutfu bize verenin razı olmadığı işlere de kalkışıyoruz. Oysa bazen, nadiren titriyor o yer yüzü. Bazen hasarsız, ya da küçük çapda hasarlar oluyor. Bazen evler uçuyor. Şehirler harabe kalıyor. İnsanlar ölüyor. Değilmiş demek ki. Zorunlu değilmiş. Üzerinde durduğumuz, yasalarına anbean uyarak, düzenine muhteşem şekilde devam eden bu yeryüzünün sabit kalması, içindeki nimetlerden, taşından, toprağından, havasından, suyundan, yeraltından, yerüstünden, bitkisinden, hayvanından faydalandırıldığımız bu dünyanın bu lutufları devamlı şekilde sağlaması zorunlu değilmiş demek ki. Bizlerse nasıl kudretli, merhametli, hikmetli, iradesi mutlak olan bir Rabbin, O nun bunca nimetlerine mazhar olan kulları olduğumuzu unutmuşuz, alışılmışlık gafletine dalmışız.
Vücudumuz mesela. Anbean her zerresi hem kendi içinde, hem çevreye uyumlu bir şekilde çalıştırılıyor. Bir labaratuvardan daha düzenli çalışan keseler, ekvatörü yaklaşık 3-4 kez devre vuracak uzunluktaki var oluşundan farkında bile olmadığımız kan-damar sistemi, muhteşem bir şekilde vazifelerine anbean hizmet eden iç ve dış organlar aslında her saniye, her an sağlıklı, sağlam bir şekilde çalıştırılıyor. Sanki "böyle de olmalı" gafletindeyiz değil mi?! Oysa bazen hastalanıyoruz. O zaman da gafletten uyanmıyoruz ki. Yine çevremizde vücudumuzun düzenine uygun yaratılmış bitkiler, otlar, ilaçlar var. Onları kullanıyoruz da yine bunca nimetlere karşı nankör olabiliyoruz.
Hani havadan asılıydık ya. Kainatta neredeyse toz taneciyi kadar olan korkunç büyüklükteki Güneş sistemindeyiz ya. Gök cisimleri, zararlı ışınlar bazen yöneliyor ya gezegenimize. Onlar kalınlığı bir kaç milimetre olan bir katmanda yakılıyor haberiniz var mı acaba?! Oysa bazen geliyor o gök cisimleri yere kadar. Oysa küçücük parçaları bile yerde çok büyük hasarlar açabiliyor. Zorunlu muymuş hayatımıza rahat bir şekilde devam ediyor olmamız? Daha uyanmaya yanaşmayacak mıyız?!
  Yediklerimiz bizi neden doyursun? Çevremiz neden vücudumuza uygun olsun? Dünyamız ve yıldız sistemleri, galaksiler, evren neden yasalarına anbean uyarak düzeniyle bizi hayrete düşürsün? Doğduğumuz andan itibaren neden bize karşı şefkatli olan annemiz, babamız olsun? Gözümüz neden görsün? Kulağımız neden duysun? Neden her an oksijen soluyalım? Neden birinin sesi duyulsa, kokusu hissedilse yeryüzünde mahv olacağımız günde belki milyonlarca olan gök olaylarından emin bir şekilde, rahat bir hayat sürelim? Farkında mısınız Rabbimizin bize saymakla bitire bilmeyeceğimiz nimetlerini "zaten böyle de olmalı" hadsizliyimizle, alışılmışlık gafletiyle görmezden gelmişiz bunca zamandır. Bu ne cüret? Bu ne biçim bir rezillik? Kimin nimetlerini görmezden geldiğinizin, kimin yasalarına karşı çıktığınızın, kime karşı savaş açtığınızın farkıda mısınız?! Bize hizmet ettirilen bunca nimetlerin, böyle muhteşem bir düzenin yasalarına anbean uyduğu bir Rabbe, alemlerin Rabbine mi karşı geleceğiz? Yoksa O nun razı olduğu bir hayat yaşama gayreti içine girip, sermayemizi ebedi nimetler için harcayıp, O nun merhametine sığınıp, bize vaad ettiği Cennet nimetleri, ebedi huzur ve mutluluk için mi çalışacağız?! Dedemize secde etmeyeni, düşmanımızı mı dost edinip, nefsimize, şehvetimize uyarak umursamadan bir hayat mı yaşamaya yöneleceğiz? Yoksa bizi yoktan var edenin razı olduğu bir hayat için çabalayıp, ebedi kurtuluş için mi gayret edeceğiz?!
Rabbim iman edib, imanımızın gereği gibi amel edebilenlerden eylesin, Amin.
Sübhanekel-lahümme ve bi hamdik, eşhedü
en lâ İlâhe illa ente, estağfiruke ve etûbü ileyk.

(Kullanılan kaynaklar ve fikirlerinden yararlanılanlar:
"Kafile" ekibi, "Kırmızı asa" serisi, Said Nursi ve "Risalei Nur" külliyyatı, Ali Küçük ve "BESÂİRU'L -KUR'AN" tefsiri, "Hayalhanem" ekibi.)

Комментарии